Üye Girişi
Şifremi Hatırlat Şifremi Hatırlat
| |
Yeni Üyelik Yeni Üyelik
SİTEMİZİ NASIL BULDUNUZ ?
Anket Anket


Basın Bülteni Basın Bülteni

Dernek
Dernek Logosu Dernek Logosu

Eklenti Kur
Radyo Radyo

CanlıCanlı Yayın Yayın
UlaşımUlaşım Krokisi Krokisi
SohbetSohbet Bölümü BölümüDolu dolu ve hoşça vakit geçirmek için
İletişimİletişim Formu Formutavsanlider@hotmail.com


Reklamlar Reklamlar

Memurlar Memurlar

EYUP KIZGIR

Eyup Kızgır Eyup Kızgır

217 Hit
Gönderim Tarihi : 04.04.2010
İMÂMETE İNANÇ

           İmâm; Ehli Beyt mektebine göre, peygamberlerden sonra, ümmete yol göstermek, onları hidayete irşat etmek amacıyla Allâh’ın emri ile, peygamberler tarafından vasî olarak tayin edilen kimsedir. Özellikle de son peygamber Hz. Muhammed’in aramızdan ayrılmasından sonra nübüvvet ve risâletle görevlendirme son bulduğundan, bu dînin korunup gelecek nesillere saf ve tertemiz iletilmesi görevi Allâh’ın irâdesi ve peygamberimizin aracılığı ile vasîlerine verilmiş ve onlar ümmetin İmâmlığına tayîn edilmişlerdir. Peygamberimizin sonsuzluğa kanat açmasından sonra ümmetin işlerini çekip çevirecek, Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadîs-i şeriflerin zâhirî-bâtınî hakîki manalarını beyân edecek ve onlardan çıkarılan hükümleri tatbîk edecek bir liderin ve liderliğin (İmâmetin) gerekli olduğunu kabul etmek farzdır ve aklen de elzemdir.

           İmâmetin gerekliliğini kabul etmek, Ehli Sünnet kardeşlerimizle, biz Ehli Beyt mektebi mensupları (Alevî, Şîi, İmâmî, Caferî...) arasında ortak bir inançtır. Şu kadar farkla ki;

           Kardeşlerimiz; bu makâma belli şahısları değil, şartları tuttuğu takdirde, tüm Müslüman’ları-sahabîleri lâyık görüyorlar.

           Biz; var olan ve inandığımız naslar gereği, bu makama sayıları belli olan, Oniki İmâm @ olarak bilinen zâtları lâyık biliyoruz.

           Kardeşlerimiz; bu makamı Kur’ân ve Sünnetin tatbîk edildiği dünyevî yöneticilik ve hilâfetten öte görmüyorlar.

           Biz; dünyevî hilâfete ilâveten, bu makâmın sâhiplerinin, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Sünnet’i en iyi anlayıp koruduklarına, Nûr-u Nebîyi taşıdıklarına, Hz. Allâh katında zamanlarının en üstün Velâyet mertebelerinde olduklarına inanıyoruz.

           Kardeşlerimiz; İmâmlığa kimin geçeceği ile ilgili Kur’ân’da ve Resûlullâh’ın @ hadislerinde açık bir hüküm olmadığını söylüyorlar.

           Biz; bu konuda yeteri kadar nasların, işâretlerin olduğuna inanıyor, bu bilgilerin temel kaynak eserlerde günümüze kadar ulaştığını savunuyoruz.

           Elbette ki en doğrusunu Allâh bilir.

           İmâmetin en önemli İslâmî farzlardan, hattâ, îmândan sonra ikinci sıradaki farzlardan olduğunu ifâde eden bâzı Ehli Sünnet (Sünnî) âlimi kardeşlerimizin görüşleri şöyledir:

           “Hilâfet veya İmâmet şerî bir farzdır. Şerîat onu her Müslüman’a vâcip kılar. Bu farz yerine getirilinceye kadar, bütün Müslüman’lar sorumludur.” [1]

           “İmâmet-i Kübrâ, Müslüman’lar üzerinde genel tasarrufa sahip olan makama verilen isimdir. Bu, Peygamber (a.s.) tarafından bize hilâfet yoluyla intikal eden reislik ve başkanlık demektir... Bu itibarla devlet başkanının tayîni en önemli farzlardandır...” [2]

           “Bütün (mezhep) İmâmları, İmâmetin farz olduğu üzerinde ittifâk etmişlerdir. Dînin emirlerini uygulayan, mazlumları zalimlerin elinden kurtarıp haklarını alacak bir İmâm, bütün Müslüman’lar için gereklidir. Binâenaleyh, tüm dünyâda aynı zamanda iki İmâmın Müslüman’ları idâreye kalkışmaları hiç bir zaman câiz değildir...” [3]

           “Din usûlünün dördüncüsü İmâmettir. İmâmet genel bir riyâsettir. Dünyâda din işlerini, peygamber (a) yerine, çekip çeviren kimsenin makâmıdır. İmâmla peygamber arasında vahiyden başka bir fark yoktur. İmâm şerîatın bekçisi, muhâfızıdır. Bu sebeple, İmâmın kötülüklerden münezzeh, temiz, masûm olması îcâp eder. Hiç bir eksikliğinin olmaması gerekir. [4]

           “...İslâmî eserlerde halîfe, sultân, Ulul Emr ve İmâm kavramları hep aynı mânâları, mâhiyeti beyân için kullanılmıştır... İmâm Ebû Muîn En Nesefî: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan İmâmı (Ulu’l Emr’i) görmeden bir günün (bile) geçmesi câiz değildir. İmâm, devlet başkanı olan halîfedir. İMÂMETİN HAK OLDUĞUNU KABUL ETMEYEN KİMSE KÂFİR OLUR.. Çünkü dînî hükümlerden bir kısmının farz olması İmâmın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek gibi... İmâmı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.” hükmünü zikreder.” [5] (Yusuf Kerimoğlu: Kelimeler kavramlar: c:1 sh: 87

           Hz. Peygamberimiz @ buyuruyorlar; ...Her kim boynunda bîat (beyat) olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüş olur.” [6]

           Ehli Beyt mektebi, Oniki İmâm yoluna göre ise, İmâmet makâmı; Kur’ân âyetlerinin işâretiyle, risâlet ağacının solmaz gülü olan Hz. Muhammed’in ilâhî emirler çerçevesindeki beyân, tavsiye ve tayîni ile ilâhî bir makâm olarak tanıtılmış ve bu makâma lâyık olanların kimler olduğu açıklanmıştır.

           Bu makâmın vârisleri olan Ehli Beyt İmâmları (Allâh’ın selamı üzerlerine olsun), vahiy hâriç olmak üzere; takvâda, cesârette, güzel ahlakta, ilimde, celâl ve cemâlde, temizlik ve zerâfette, şirk-tuğyân-zulüm ve her türlü günahlardan berî ve uzak olmakla masûmlukta, âdetâ Resûl-ü Ekrem’in (Salât ve selâm O’na ve Âli’ne olsun) birer aynasıdırlar. Ve bu zâtlar, inancımıza göre ONİKİ İMÂM’lar olarak bilinen kişilerdir.

           Bu konudaki inanç ve itikâdımızın temelleri olarak kabul ettiğimiz bâzı âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler şunlardır:

           Ehli Beyt yoluna göre İmâmete inanç ile ilgili temel deliller;           

           Âyet-i Kerîmelerden bâzıları;

           Mâide sûresi (5): 67.ayetindeki: “Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni teblîğ et, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allâh seni insanlardan korur... buyruğunda insanlara duyurulması istenen mesaj, İmâm Ali’nin İmâmet ve Velâyeti olup, bu âyet Ğadîr-i Hum’da [7] nâzil olmuş görevi gereği peygamberimiz, İmâm Ali’nin Velâyetini bütün ashâbına (r.a.) îlân etmiş ve ...Ben kimin velîsi isem, Ali’de onun velîsidir. Ey Allâh'ım Ali’yi velî edineni sen de velî edin! O’na düşman olana, sen de düşman ol! O’na yardım edene sen de yardımcı ol! O’nu aşağılamaya çalışanı da zelîl et!..” buyurarak Velâyet ve İmâmet tezkeresini o mübârek kelamları ile mühürlemişlerdir.

           Nisâ sûresi (4): 59. ayetindeki: “Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin, Resûle ve sizden olan Ulu’l Emr'e de itaat edin!..” buyruğunda yer alan “Ulul Emr” in kimler olduğu Ehli Beyt kanalıyla gelen rivâyetlerde ve bir çok Ehli Sünnet âlimlerinin beyânıyla da açıklanmıştır ki; onlar; altın soy olan Ehli Beyt İmâmlarıdır ve Oniki muhterem zâttırlar.

           Mâide sûresi (5): 55. ayetindeki: “Sizin velîniz ancak Allâh, O’nun elçisi ve namazlarını kılan ve rüku halinde zekâtını (sadakasını) veren müminlerdir.” buyruğunda peygamberimizden sonra müminlerin velîsi olduğu belirtilen ve bâzı özellikleri bildirilen zât, bir çok Alevî (şîi) ve Sünnî rivâyetlerde ifâde edildiği üzere İmâm Ali (a)’dir.

           Ahzâb sûresi (33): 33. âyetindeki: “...Ey Ehli Beyt! Muhakkak ki Allâh sizden her türlü kiri, günâhı (ricsi) uzak tutup, sizleri tertemiz kılmayı murâd ediyor.” buyruğunda, günah ve her türlü maddî ve manevî pislikten mutahhar olmalarını, Allâh’ın kendi üzerine aldığı, Ehli Beyt’in fertlerinin kimler olduğu sahîh ve güvenilir yollarla günümüze kadar ulaştırılmış ve bu zâtların; Hamse-i Âl-i Âbâ” tabîr edilen; Hz. Muhammed (s.a.a.), Hz. Fâtıma (a), Hz. İmâm Ali (a), Hz. İmâm Hasan (a) ve Hz. İmâm Hüseyin (a) efendilerimiz olduğu açıklanmıştır.

           Şûrâ sûresi (42): 23. âyetindeki: ... (Ey Resûlüm) De ki; yapmış olduğum tebliğe karşılık, sizden, yakınlarımı sevmenizden başka bir ücret istemiyorum...” buyruğunda, sevilmeleri Allâh tarafından emredilen, farz kılınan “yakınların” kimler oldukları sağlam rivayetlerle ortaya konulmuş, bu zâtların da Ehli Beyt’in fertleri olduğu sübût bulmuştur.

           Mâide (5): 3; İkmâlüddîn âyeti, Âl-i İmrân (3): 61; Mübâhale âyeti ve daha nice âyet-i kerîmeler...

           Sünnet’e, hadîs-i şerîflere gelince;

           Hazreti Ali’nin, Resûlullâh’tan sonra, bütün müminlerin velîsi olduğunu beyân eden ĞADÎR-İ HUM hadîsi, Hazreti Ali’nin, Resûlullâh’ın yanındaki konumunun, Hazreti Hârun (a.s.)’un Hz. Mûsâ (a.s.)’nın yanındaki konumu gibi olduğunu bildiren “MENZİLET” hadisi, ilk inen âyetlerden olan Şuarâ (26): 214. âyeti; “ (önce) en yakın akrabânı uyar. nâzil olduğunda teblîğ amaçlı yapılan yakın akrabâ toplantısında, Hz. Ali’nin vasî, vezîr ve halîfe olarak tanıtıldığı YEVMÜ’D-DÂR” hadîsi, Ehli Beyt’i Nûh (a.s.)’un gemisine teşbîh ederek, binenlerin kurtulacağı müjdesini veren, ayrılanların ise helâk olacaklarını inzâr eden “SEFÎNE-İ NÛH” hadîsi, “Benden sonra Oniki halîfe an" (İmâm-emir) gelecektir, hepsi de kureyştendir...” buyrularak, Oniki İmâm’ların geleceğini bildiren ONİKİ HALİFE” hadîsi, vedâ haccında ve muhtelif zamanlarda ümmete emânet olarak bırakıldığı bildirilen, iki emânetten bahseden KUR’ÂN VE EHLİ BEYT EMÂNETİ” (SEKALEYN-HALÎFETEYN) hadîsi, İmâm Mehdî (a.f.) ile ilgili onlarca hadîs ve daha nice hadîs-i şerîfler... [8]

           Hazreti Peygamber @ buyurdular; “Ey İnsanlar! Aranızda iki ağır (önemli) emânet bırakıyorum. Birisi, Allâh’ın gökten yere uzanan bir ipi olan Kur’ân, diğeri ise itret’im, Ehli Beyt’imdir. Bunlar, kıyâmette Kevser havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Bu ikisine sarılırsanız aslâ dalâlete düşmezsiniz.” [9]

           Canlar cânı (s.a.a.) buyurdular; “Oniki halîfe olduğu müddetçe İslâm azîz olacaktır. Onların hepsi de Kureyş’tendir.” [10]

           Oniki halîfenin kimler olduğunu beyân eden ve Ehli Sünnet âlimlerinden bâzı kimselerin nakletmiş oldukları aşağıdaki rivâyette oldukça dikkat çekicidir.

           Hz. Resûlullah @ efendimiz şöyle buyurdular; “Ben peygamberlerin efendisiyim. Ebû Tâlibin oğlu Ali’de vasîlerin efendisidir. Benden sonra Oniki vasîm vardır. İlki, Ali b. Ebî Tâlib, sonuncusu ise Mehdî’dir.”

           Yine Nebîler başbuğundan @ nakledildiğine göre şöyle buyurdular; “Mîrac gecesi göğe yükseldiğimde yüce Rabb’im bana şöyle buyurdu: “Peygamber, Rabb’inden kendisine nâzil olanlara îman etti...” [Bakara (2): 285] dedim ki: “müminler de”, buyurdu ki; “doğru söyledin ey Muhammed! Ben yeryüzü ehline şöyle bir nazar kıldım ve içlerinden seni seçtim. Sonra, kendi isimlerimden birinden senin için bir isim seçtim. Benim zikrolunduğum her yerde sen de benimle zikrolundun. Ben Mahmûd’um, sen de Muhammed’sin. Sonra bir nazar daha kıldım, diğerlerinin içinden de (velî) olarak Ali’yi seçtim. O’nu da kendi adlarımdan birisi ile adlandırdım. Ey Muhammed! Seni, Ali’yi, Fâtıma’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i ve Hüseyin’in soyundan olan İmâmları kendi nûrumdan yarattım, sizlerin velâyetinizi göklerin ve yerin ehline sundum...
           Ey Muhammed! Eğer kullarımdan bir kul nefesi kesilinceye kadar ve derisi kemiğe yapışıncaya kadar bana ibâdet etse dâhi eğer sizin velâyetinize karşı çıkarsa onu affetmem. Ey Muhammed! Onları görmek ister misin?”
Dedim ki; “Evet ey Rabb’im.” Bana buyurdu ki; “Arşın sağ tarafına bak.” bakınca; Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin, Ali b. Hüseyin, Muhammed b. Ali, Cafer b. Muhammed, Mûsâ b. Cafer, Ali b. Mûsâ, Muhammed b. Ali, Ali b. Muhammed, Hasan b. Ali ve Muhammed Mehdî b. Hasan’ı gördüm. O (Mehdî) onların içinde inci misâli parlayan bir yıldız gibiydi. Buyurdu ki; “Ey Muhammed! Onlar, benim kullarıma hüccetimdir. Onlar, senin vasilerindir...” [11]

           Gönüller Sultânı @ buyurdular;Dünya, ömründen bir gün bile kalmış olsa, Allâh, Ehli Beyt’imden ismi ismime uygun Arap birini zulüm ile dolmuş olan dünyâyı adâletle doldurması için göndermedikçe yok olmayacaktır.”

           “Mehdî, Fâtıma’nın evlatlarından olan soyumdandır.” [12]

“Aleviyim” demekle, Alevî olunmaz.
Alevî, Ali gibi yaşamakla olunur.

EYUP KIZGIR

Eyup Kızgır Eyup Kızgır

Gönderim Tarihi : 04.04.2010

İMÂMET İNANCININ GÜNÜMÜZE BAKAN YÖNÜ

           İmâmet inancı; konumuzun başında da belirttiğimiz üzere, Ehli Beyt anlayışına göre, hem dînî liderlik, hem de dîne dayalı dünyevî hilâfet ve yönetimi içerisine almaktadır.

           Müslüman’ların târihine baktığımızda; bir yüzünde; yüz kızartıcı, nâhoş, İslâm dışı uygulamalar, yönetimler ve zulüm düzenleri görmekteyiz. Diğer yüzünde ise, aydınlık bir çehre, zulme baş kaldıran, adâlet ve özgürlük âşığı zâtların mücâdeleleri, gelecek nesillere devredilmiş, kıymetli İslâmî ve ilmî eserler, bütün kir ve rezâletlerden uzak bir hayat geçirmiş bir çok İslâm büyüğünün ömür sayfaları, insanlığın bilim ve medeniyette gelişme ve ilerlemelerine ışık tutmuş İslâmî-ilmî çalışmalar, hatasıyla, sevâbıyla İslâm gerçeğini dünyanın dört bir yanına ulaştıran, insanları İslâm’dan haberdâr kılan Müslüman’lar, gayr-i müslimlerin egemen olduğu toplumlardaki fâhiş sapma ve çöküntülere göre nisbî de olsa hakka ve adâlete uygunluk arzeden kısmî yönetim ve idâreleri görmekteyiz.

           Bunlardan da önemlisi Resûlullâh’ın (a) rıhletinden sonra, kıyâmete kadar bâki kalmak üzere ebedî rehberler olan Kur’ân ve Mutahhar Ehli Beyt’in ve İmâmların (a) tertemiz sîret ve sünneti korunmuş ve bizlere ulaştırılmıştır.

           İnancımız odur ki; Ehli Beyt İmâmları @, Kur’ân’ın beyân ve tefsîri, sünnetin teblîğ ve teşvîki noktasında Müslüman’lara İmâmlık yaptıkları gibi, dünyevî hilâfet noktasında da kesintisiz olarak İmâmet-Hilâfet makâmına geçirilse, hakları gasb edilmese ve ümmet gereği gibi onlara itaat etse idi, dünyâ; adâletin egemen olduğu, insanların mutlu ve huzur içerisinde bir hayat sürdükleri cennet misâli bir diyâra dönüşecekti. Ancak, târihî bâzı hata ve sapmalar, sebepler ve sonuçlar çerçevesinde bu durumun olumsuz bir şekilde neticelenmesine yol açtı.

           Her neyse...

           İmâmlar, dünyevî hilâfet makâmından uzak tutuldukları halde, Allâh'a sonsuz hamd ve şükürler olsun ki; öğretilerinin yayılması engellenemedi ve dînin ebedî hakîkatleri, Kur’ân’ın birer müfessiri olan zâtlarca açıklandı ve bizlere sahîh ve güvenilir yollarla ulaştırıldı.

           Bu, Kur’ân’ın eskimez, yıllar geçtikçe tâzelenen gerçekleri ile sünnet ve masûmların sîretinde, bir insanın doğumundan ölümüne kadar, gerek şahsî planda, gerekse toplumsal alanda karşılaştığı bütün soru, sorun ve çözümleri ile, sorumluluklarını ihtivâ eden cevherler doludur.

           Peki; bu cevherler, masûmların hakka kavuşması ve aramızdan ayrılması ile kitapların tozlu sayfalarında mı kalacaktır? Yalnızca, abdest, namaz, zekât ve benzeri şahsî konularda ve bâzı ahlâkî noktalarda mı bize yol gösterecektir? Sorun sadece ferdî uygulamada İmâmlara uymak idiyse, onların zâlim iktidarlar ile mücâdeleleri ne mânaya geliyordu?

           Hele; Allâh’ın kudreti ile hayatta olduğuna ve bir gün gelerek İslam ümmetine komuta ve önderlik edeceğine, adâlet düzenini kuracağına inandığımız İmâm Mehdî @, şu anda zâhir olmadığına ve bu sır oluşun yıllarca sürdüğüne ve kim bilir daha nice yıllar devâm edeceğine inandığımıza göre, bu dönemde Müslüman’lar ne yapacaklar? Dîni tamamen rafa mı kaldıracaklar? Ferdî ibâdetlerini yerine getirip, dünyâdaki mevcut sistemlere ve zulüm çarklarının dönüşüne seyirci kalacak “amân bana ne” diyecek ya da -Allâh etmesin- onlara alkış tutacak, itaat ederek destek mi verecekler? Böyle bir anlayış ne kadar da Kur’ân’a zıt, peygamber efendimizin sünnetine aykırı ve masûmların sîretine (gidişâtlarına) muhâliftir.

           Öyleyse; hâl-i hazırda ne yapılacaktır? Dünyânın her neresinde olursa olsunlar, hangi İslâm mezhebine ve tarîkatına mensûp bulunursa bulunsunlar, hangi ırktan gelirlerse gelsinler “Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlullâh” kelime-i tevhîdine bağlı Müslüman’lar neye ve kime tâbî olacaklar? Başı boş, dağınık, parça-bölük, ezilmiş, sürülmüş, hakları ellerinden alınmış, mazlûm, mağdûr, mustazaf, perişan, hep gözleri yaşlı, gönülleri gamlı, bağrı yanık ve çilekeş mi kalacaklar?

           Şüphesiz ki hayır!.. Binlerce hayır!

           Bu zaman diliminde; Alevîsiyle, Sünnîsiyle bütün Müslüman’lar, ferdî ibâdetleri ile ruhsal kemâle ermeye ve toplumsal güzellikler oluşturmaya çalışacak. Ailelerinden başlamak üzere İslâm’ın tüm güzelliklerini öğrenerek yaşayacak. Suya atılan ve halka halka genişleyen dalgalar gibi İslâmın yaşanarak yayılmasına vesîle olacak. İslâm ahlâk ve fazîletinin yerleşmiş olduğu mahalleler, köyler, kasabalar, şehirler, bölgeler ve ülkeler oluşturacak. Vakit tamamlandığında, tabii bir sevgi, kardeşlik ve îmân atmosferinde, İslâm âlimleri, İmâm Mehdî’nin gelişine zemin hazırlayan ortamın devâmı için İslâm ümmetinin rehberini seçecek ve İmâm’ın vekili konumunda olan seçilmiş; âdil, fâkih, ihlaslı bir önder, rehberlik vazîfesini îfâ etmeye çalışacak ve bu İslâm bayrağını İmâm Mehdî (a.s.)’ye sunmak üzere Allâh’a kul, Peygamber @’e ümmet, İmâm’a itaatkâr bir cemaat olacak fertleri yetiştirme çalışmasını tanzîm edecek, yönlendirecektir.

           O günlerin gelmesi ise; hem Ümmet-i Muhammed arasındaki ayrılığın ve yanlış anlamalardan kaynaklanan kin, buğz, düşmanlık ve fitnelerin yok edilmesine, hem de Allâh’ın izni ile Rehber’in, İmâmın vekili konumundaki âdil bir liderin, ümmetin ortak reyi ile seçilmesine bağlıdır.

           Böylece, özelde İslâm ağacının iki büyük dalı olan ve her biri farklı bölge ve iklimlerde güzel meyveler veren Ehli Beyt Yolu bağlısı Şîa’lar-Alevîler ile Ehli Sünnet mektebi bağlısı Sünnîler arasında ve genelde de tüm Müslüman’lar arasında vahdet, birlik ve dirlik oluşur, zillet imhâ, izzet ihyâ edilir.

           Ki; Alevî ve Sünnî kardeşliğinin, birliğinin ve dirliğinin gerekliliği hususunda bâzı ârif zâtlar şöyle buyuruyorlar:

           Alevî-Sünnî kardeşliği hakkında;

           “...Ey Ehli Hak olan Sünnet ve’l cemâat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizâı aranızda kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyânı birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimâl edecek (kullanacak). Bunu mağlûb ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz Ehli Tevhîd olduğunuzdan uhuvveti (kardeşliği), ve ittihâdı (bir olmayı) emreden yüzer esaslı râbıta-i kudsiye (kutsal bağlar) varken, iftirâkı (ayrılmayı) iktizâ eden (gerektiren) cüzî meseleleri bırakmak elzemdir.” [13]
           “...Bugün; Sünnîsiyle, Şîisiyle (Alevisiyle) bütün Müslüman’ların dövüşerek değil, İslâm ve yüce Kur’ân’ın emri gereği uzlaşacakları bir gündür. Kur’ân-ı Kerîm her ne sûrette olursa olsun (haksız yere) çekişmeyi yasaklamıştır. Eğer Müslüman’lar birbirlerine düşerlerse güçlerinden olurlar, insanlıklarından uzaklaşırlar ve beşeriyeti cezbeden vasıflardan uzak kalırlar...”
           “...Müslüman’lar birleştikleri, birlikte oldukları, aynı ülküyü paylaştıkları, İslâm’ı her yerde canlandırdıkları ve Müslüman’lara kâfirlerin müdâhelesini önlemek üzere ittifâka vardıkları gün, kutlu bir gün olacaktır...” [14]

           “Bir Sünnî ile bir Alevî-Şîi birlikte yolculuk ediyorlarmış. Önlerine derin ve geniş bir hendek çıkmış. Alevî: “Ben yâ Ali der, bu hendeği atlarım” demiş, ve dediği gibi de yapmış, amma, hendeğin orta yerine yuvarlanmış.
           Dar görüşlü Sünnî de: “Ben yâ Ömer der, bu hendeği atlarım” demiş ve o da dediği gibi yaparak hendeğin ortasında hâlâ yanını, belini ovalayan Alevînin yanına düşmüş.
           İki kafadar düştükleri hendek içinde bir yandan incinen yerlerini ovuştururlarken, bir yandan da baş başa verip düşünmüşler ve şu hükme varmışlar:
           “Bu işte ne Ali’nin ne de Ömer’in kabahatleri yoktur. Kabahat olsa olsa hendeği bu derece geniş kazanlarda ve etrafından dolaşarak yola devam etmek varken, Ali’yi ve Ömer’i çağırarak atlamaya kalkanlardadır.”
           Ve, bu iki arkadaş birbirlerine omuz vererek hendekten çıkmışlar, yollarına devam etmişler.

           Ey Îmân ehli!
           Dünyada tek başına dâhi kalsan, yine de Habl-ı İlâhî (Allâh’ın ipi) olan Kur’ân-ı Kerîm’den ve Nebîler serverinden ayrılma. Mümin ve Müslüman olarak ölmeyi, sâlihlere katılmayı, gece gündüz Allâh’tan dile. İkilik yapma! Tevhîd üzere ol! Îmânda sebat kıl! Kendi kendine (bilgisizce) hüküm vermeye kalkma! Hüküm versen bile, verdiğin hükme kendin uy, başkalarını da kendi görüşlerine çağırma! Diğer mezheplerde bulunan Kıble ehlini kâfirlikle suçlama! Cenâzelerinde hazır ol! Yalnız Müslüman’lara değil, bütün mahlûkâta karşı şefkatli ve merhametli ol! Bütün Müslüman’ları kardeş bil! Halk, senin elinden ve dilinden güvende olsun. Nefsini azîz görme! İzzeti nefsinde değil, dîninde ara! İzzet Allâh ve Resûlü’nün katındadır. Allâh ve Resûlü’ne îmânda dâim olursan, şerîata riâyet edersen iki cihanda da azîz olursun. Allâh ve Resûl’ü senden yüz çevirirse iki cihanda zelîl olur, ebedî olarak zillette kalırsın...” [15]

           Sözümüzü yüce Rabb’imizin ruhlara hayat veren bir kelâmı ile noktalayalım:

           “Muhakkak ki müminler kardeştirler. Öyle ise, kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allâh’tan gereği gibi korkunuz ki size rahmet edilsin.” [Hucurât (49): 10]

           Şimdi de, İmâmet makâmı ve İmâm @ hakkında, Oniki İmâm’ın sekizincisi olan, Hak İmâm Ali Rızâ (a)’ya kulak verelim.

           Buyurdular ki;

           “...İmâmet makamı, peygamberlerin makâmı ve vasîlerin mîrâsıdır.
           İmâmet; Allâh’ın ve Resûlü’nün hilâfetidir.
           İmâmet; Müminlerin emîri Ali’nin makâmı ve Hasan ile Hüseyin’in (a) hilâfetidir.
           İmâm; Dînin ipi, Müslüman’ların nizâmı, dünyânın salâhı ve müminlerin izzetidir. İmâm;İslâm’ın gelişen kökü, yücelen dalıdır. İmâmla namaz, zekât, oruç, hac ve cihâd kâmil olur, ganîmet ve sadakalar çoğalır, hadler (şerîatın öngördüğü cezâlar) ve hükümler uygulanır, hudut ve sınırlar korunur.
           İmâm; Allâh’ın helâlini helâl, harâmını da harâm kılar. Şerîatın cezâlarını uygular ve uygulatır. Allâh’ın dînini savunur. Halkı hikmet, güzel öğüt ve açık delillerle Allâh’ın yoluna dâvet eder.
           İmâm; Gözlerin göremeyeceği ve ellerin ulaşamayacağı bir ufukta doğan ve ışınlarını âleme saçan bir güneşe benzer.
           İmâm; Işık saçan dolunay, parlak kandil, doğan nur, karanlıklar ortasındaki hidâyet yıldızı, doğru yolu gösteren kılavuz ve (Allâh’ın izni ve yardımıyla) helâk olmaktan kurtarıcıdır.
           İmâm; Yüksek tepede yanan bir ateştir, ısınmak isteyene sıcaklık bahşeder. Tehlikeli yollarda kılavuzdur, ondan ayrılan helak olur.
           İmâm;Âdetâ yağmur yağdıran bir bulut, bol sağanak bir yağmur, kapsayıcı gölgesi olan gök, bol suyu olan bir pınar, selin oluşturduğu bir göl ve yerden biten yeşilliktir.
           İmâm; Yumuşak huylu, emin, şefkatli baba ve ikiz kardeştir. Küçücük yavrusuna iyilik yapan şefkatli bir anne gibidir, insanların sığınağıdır.
           İmâm; Allâh’ın yeryüzündeki ve yaratılmışlar arasındaki emîni, kullarına hücceti ve şehirlerdeki halîfesidir. Halkı Allâh’a çağıran ve O’nun belirlediği sınırları savunandır.
           İmâm; Günahlardan tertemiz kılınmış, ayıplardan arındırılmış, özelliği ilim, nişânesi hilim, dinin düzeni, Müslüman’ların izzeti, münâfıkların öfkesi ve kâfirlerin yok edicisidir.
           İmâm; Zamânın yegânesidir. Hiç kimse onun makamına ulaşamaz. Hiç bir âlim onun dengi olamaz. Onun, insanlar arasında bedeli, misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayıcı olan Allâh’ın ikramı ile isteme ve özel çalışmaya (kesbe) dayanmaksızın bütün faziletleri üzerinde taşır. [16] Durum böyle iken, İmâmı gerçek mânâda kim tanıyıp, özelliklerinin künhüne vâkıf olabilir?
           Heyhât! Heyhât! İmâmın makamlarından veya fazîletlerinden birini bile tarif etmekte akıllar yitmiş, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayran kalmış, hatipler âciz olmuş, şâirler yorulmuş, edipler çaresiz kalmış, fasihler yorulup güçsüzleşmiş, bilginler susmuş, hepsi acziyet ve güçsüzlüğünü îtirâf etmiştir. Şu halde, O’nu bütünüyle anlatmak, olduğu gibi nitelemek nasıl mümkün olabilir? Kim (halkın câhilâne seçimiyle) onun yerine geçebilir? O’na duyulan ihtiyacı doldurabilir? Bu nasıl mümkün olur? Oysa İmâm; yıldızlar gibi, kendisine ulaşmaya çalışanların elinden ve onu tanıtanların tanıtmalarından daha üstün ve uzaktır.
           İnsanlar, bu makâmın, Resûlullâh’ın rıhletinden sonra Ehli Beyt’inden başkasında bulunacağını mı sanıyorlar?olsun Allâh’a ki, nefisleri onları aldatmış ve onları yanlış arzulara sevk etmiştir. İnsanlar sarp ve kaygan olan yüksek bir yere çıkmak istemişler de, ayakları kayarak uçuruma yuvarlanmışlardır. Kendi reyleriyle bir İmâm(!) seçmek istemişler. Oysa İmâm seçmek nasıl onların işi olabilir? İmâm; cehaletten uzak, âlim, hile yapmayan bir yönetici ve Nübüvvet madeninden olmalıdır. Nesebiyle ayıplanmamalı, soy sop sahibi hiç bir kimse onunla boy ölçüşememeli, Kureyş kabilesinden, Hâşimî soyundan ve Peyğamber âilesinden olmalı, şereflilere şeref vermelidir. Abdumenaf neslinden gelmelidir. Coşkun ve kâmil bir ilme sâhip, işleri yürütebilen, siyâset bilen, riyâsete lâyık, itaat edilmesi farz olan, Allâh’ın emrini ayakta tutan ve Allâh’ın kullarının hayrını isteyen biri olmalıdır. Allâh peygamberlerini ve onların vasîlerini muvaffak eder, onları sebatlı kılar, başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerinden onlara verir. İlimleri zamanlarındaki bilginlerin ilimlerinin üstünde olur. Nitekim Allâh buyurmuştur ki; “...Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha lâyıktır? Yoksa, doğru yola hidâyet edilmedikçe kendisi hidâyete ulaşamayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?” [Yûnus (10):35] [17]

"Alevî-Sünnî el ele,
    Elbet varır menzile."
 


         [1] Said Havva: İslâm: sh: 309
           
[2] Seyyid Abdullâh Cemâleddîn: İslâm’da idâri siyâset: sh: 107
           
[3] El-Cezerî: Dört mezhebin fıkıh kitâbı: c: 5 sh: 416
           
[4] Muhyiddîn Arabî: Futuhât-ı Mekkiyye: sh: 38
           
[5] İmâm Ebû Muîn En-Nesefî: Bahrul kelam fî akâidi Ehli İslâm: sh: 179, Yusuf Kerimoğlu: Emânet ve Ehliyet (İslâm İlmihâli): c: 1 sh: 108
           
[6] Sahîh-i Müslim: Had no: 1851, Ahmed b. Hanbel: Müsned, Muttaki Hindî: Kenzul Ummâl, Muhammed Bâkır Meclisî: Bıhârul Envâr, Ebû Cafer Kuleynî: Usûl-u Kâfî, Allâme Emîni: El-Ğadîr: c: 10 sh: 359..., Muhammed Reyşehri: İmâmet ve Rehberiyet Felsefesi, Ehli Beyt mesajı dergileri,...vb.
           
[7] Ğadîr Hum ile ilgili geniş ayrıntılar için bakınız: Allâme Emînî: El-Ğadîr, Allâme Şerâfeddîn: El-Müracaat, Abdulkadir Çuhacıoğlu: Hazreti Peygamberin dilinden Hz. Ali (İmam Nesâî'nin El-Hasâis tercüme ve şerhi): sh: 253-297, Şeyh Müfid: El-İrşâd (tercm): sh: 123-128, Prof 1400 (Nazmi Nizami Sakallıoğlu): Ehli Beyt davası: c: 1 sh: 176-194, M. Asım Köksal: İslâm Târihi: c: 10 sh: 312, 313,...vb.
           
[8] Ehli Beyt’in İmâmet ve velâyetinin delilleri ile ilgili geniş bilgi için bakınız: Allâme Şerâfeddîn: El-Müracaat, Allâme Emînî: El-Ğadîr, Kuleynî: Usûl-ü Kâfî, Tuhaful Ukûl (tercm): sh: 885-921, Cafer Sübhâni: El-İlâhiyât c:2 sh: 509-632, Muhammed Reyşehrî: İmâmet ve rehberiyet felsefesi, Murtazâ Mutahhari: İmâmet ve rehberiyet, Mekârim Şîrâzî: Ehli Beyt mektebinde temel inançlar, Abdullah Turan: Ehli Beyt mektebinde temel inançlar, Hüseyin Ali Muntazarî: Velâyeti Fakîh, Ali Şeriatî: Ümmet ve İmâmet, Muhammed Ticânî: Nasıl hidâyete erdim?, Doğrularla birlikte, Ehli Zikre sorunuz, Gerçek Ehli Sünnet, Şîa’dır, Abdulkâdir Çuhacıoğlu: El-Hasâis (Hadislerle Hazreti Ali) tercüme ve şerhi, Abdulbâki Gölpınarlı: Târih boyunca İslâm mezhepleri ve Şîilik: sh: 302-338, M. Ali Derman: Evliyâlar şâhı: c:1-4,...vb.
           
[9] Bakınız: Sekaleyn hadîsinin kaynaklarının belirtildiği dipnot.
           
[10] Sahîh-i Buhârî: Ahkam kitâbı: had. no: 51, Sahîh-i Müslim: İmâret kitâbı: had. no: 1821, Sünen-i Tirmizi: Fiten kitâbı: had. No:2224, Müsned-i Ahmed b. Hanbel: c: 1 sh: 398, 406, c:5 sh: 86-101, 106-108, Sünen-i Ebî Dâvûd: Mehdî kitâbı: had. No: 4279, 4280, Buhârî: Târîh-i Kebîr: c: 1 sh: 446, Ebû Nuaym İsfehânî: Hılyetül Evliyâ: c: 4 sh: 323, İbn-i Kesir: El-Bidâye ve’n-Nihâye: c:6 sh: 248, Taberânî: Mucemül Kebîr: sh: 94, Şeyh Saduk: (Uyûnu Ahbâri'r-Rızâ) İmam Rıza'dan hadis pınarı: c: 1 sh: 71...vb.
           
[11] Daha başka rivâyetler ve geniş bilgi için bak: Süleyman Kundûzî Hanefî: Yenâbiul Meveddet: c: 3 sh: 160, Şeyh İbrâhîm Cüveynî Hameveynî: Ferâidus Sımtayn: c: 2 sh: 312, 313, 321, Harezmî: Maktelül Hüseyin: sh:94, Şeyh Müfid: El-İrşâd: Takdim yazısından: sh: 9-11, Ehli Beyt Mesajı dergisi: sayı: 15 sh: 48-51,..vb.
           
[12] Sünen-i Ebî Dâvûd: Mehdî kitâbı: had. No: 4283, 4284, Sünen-i İbni Mâce: Fiten Kitâbı: 34. Bâb had. No: 4082-4086, Sünen-i Tirmizi: had. No: 2230-2232, Müsned-i Ahmed b. Hanbel: c: 1 sh: 99, c: 3 sh: 28, 37, 52, 70, c: 5 sh: 277, 377,...vb.
           
[13] Saîd-i Nursî (rh): Lem’alar: Dördüncü lem’a: sh: 27
           
[14] Seyyid Rûhullâh (rh): Müslümanların birliği ile ilgili mesajlar: sh: 9,25..
           
[15] Muzaffer Ozak: İrşâd: c:3 sh: 704, 705
           
[16] Yâni İmâm; insan üstü bir varlık değil, ancak üstün insandır ve lâyık olduğu için bir çok ilâhî ikrâm ve in’ama mazhar olmuş, ilm-i ledün’den nasiplenmiştir.
           
[17] Tuhaful Ukûl tercm: sh: 915-919, Şeyh Saduk: (Uyûnu Ahbâri'r-Rızâ) İmam Rıza'dan hadis pınarı: c: 1 sh: 241

CEVAP GÖNDERİM FORMUCEVAP GÖNDERİM FORMU
Mesajınız* :
Not : Lütfen küçük harf kullanınız.
Not : Lütfen küçük harf kullanınız.

Önemli Not : Gönderilen mesajlar sistem tarafından kayıt altına alınmakta olup site yöneticileri tarafından görülmektedir. Lütfen bu hususa dikkat edelim ve başkalarını rahatsız edici mesajlar göndermeyelim.
Sayfa Üretim süresi1 :0,0176

© 2008 hafiktavsanli.com
Hafik Tavsanli Köyü Web Portalı http://www.hafiktavsanli.com

Tam Ekran








Download Silverlight Plug-in