İMÂMETE İNANÇ
İmâm; Ehli
Beyt mektebine göre, peygamberlerden
sonra, ümmete yol göstermek, onları hidayete irşat etmek amacıyla
Allâh’ın emri ile, peygamberler tarafından vasî olarak tayin edilen
kimsedir. Özellikle de son peygamber Hz. Muhammed’in aramızdan ayrılmasından
sonra nübüvvet ve risâletle görevlendirme son bulduğundan, bu dînin korunup
gelecek nesillere saf ve tertemiz iletilmesi görevi Allâh’ın irâdesi ve
peygamberimizin aracılığı ile vasîlerine verilmiş ve onlar ümmetin İmâmlığına
tayîn edilmişlerdir. Peygamberimizin sonsuzluğa kanat açmasından sonra ümmetin
işlerini çekip çevirecek, Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadîs-i şeriflerin
zâhirî-bâtınî hakîki manalarını beyân edecek ve onlardan çıkarılan hükümleri
tatbîk edecek bir liderin ve liderliğin (İmâmetin) gerekli olduğunu kabul etmek
farzdır ve aklen de elzemdir.
İmâmetin gerekliliğini kabul etmek, Ehli Sünnet
kardeşlerimizle, biz Ehli Beyt mektebi mensupları (Alevî, Şîi, İmâmî, Caferî...) arasında
ortak bir inançtır. Şu kadar farkla ki;
Kardeşlerimiz; bu makâma belli şahısları değil,
şartları tuttuğu takdirde, tüm Müslüman’ları-sahabîleri lâyık görüyorlar.
Biz; var olan ve inandığımız naslar gereği, bu
makama sayıları belli olan, Oniki İmâm @ olarak bilinen zâtları lâyık
biliyoruz.
Kardeşlerimiz; bu makamı Kur’ân ve Sünnetin
tatbîk edildiği dünyevî yöneticilik ve hilâfetten öte görmüyorlar.
Biz; dünyevî hilâfete ilâveten, bu makâmın
sâhiplerinin, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Sünnet’i en iyi anlayıp koruduklarına, Nûr-u
Nebîyi taşıdıklarına, Hz. Allâh katında zamanlarının en üstün Velâyet
mertebelerinde olduklarına inanıyoruz.
Kardeşlerimiz; İmâmlığa kimin geçeceği ile ilgili
Kur’ân’da ve Resûlullâh’ın @ hadislerinde açık bir hüküm olmadığını
söylüyorlar.
Biz; bu konuda yeteri kadar nasların, işâretlerin
olduğuna inanıyor, bu bilgilerin temel kaynak eserlerde günümüze kadar
ulaştığını savunuyoruz.
Elbette ki en doğrusunu Allâh bilir.
İmâmetin en önemli İslâmî farzlardan, hattâ, îmândan
sonra ikinci sıradaki farzlardan olduğunu ifâde eden bâzı Ehli Sünnet (Sünnî)
âlimi kardeşlerimizin görüşleri şöyledir:
“Hilâfet veya İmâmet şerî bir farzdır. Şerîat onu
her Müslüman’a vâcip kılar. Bu farz yerine getirilinceye kadar, bütün
Müslüman’lar sorumludur.”
“İmâmet-i Kübrâ, Müslüman’lar üzerinde genel
tasarrufa sahip olan makama verilen isimdir. Bu, Peygamber (a.s.) tarafından
bize hilâfet yoluyla intikal eden reislik ve başkanlık demektir... Bu itibarla
devlet başkanının tayîni en önemli farzlardandır...”
“Bütün (mezhep) İmâmları, İmâmetin farz olduğu
üzerinde ittifâk etmişlerdir. Dînin emirlerini uygulayan, mazlumları zalimlerin
elinden kurtarıp haklarını alacak bir İmâm, bütün Müslüman’lar için gereklidir.
Binâenaleyh, tüm dünyâda aynı zamanda iki İmâmın Müslüman’ları idâreye
kalkışmaları hiç bir zaman câiz değildir...”
“Din usûlünün dördüncüsü İmâmettir. İmâmet genel bir
riyâsettir. Dünyâda din işlerini, peygamber (a) yerine, çekip çeviren kimsenin
makâmıdır. İmâmla peygamber arasında vahiyden başka bir fark yoktur. İmâm
şerîatın bekçisi, muhâfızıdır. Bu sebeple, İmâmın kötülüklerden münezzeh, temiz,
masûm olması îcâp eder. Hiç bir eksikliğinin olmaması gerekir.
“...İslâmî eserlerde halîfe, sultân, Ulul Emr ve
İmâm kavramları hep aynı mânâları, mâhiyeti beyân için kullanılmıştır... İmâm
Ebû Muîn En Nesefî: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan İmâmı (Ulu’l Emr’i)
görmeden bir günün (bile) geçmesi câiz değildir. İmâm, devlet başkanı olan
halîfedir. İMÂMETİN HAK OLDUĞUNU KABUL ETMEYEN KİMSE KÂFİR OLUR..
Çünkü dînî hükümlerden bir kısmının farz olması İmâmın varlığına bağlıdır.
Cuma namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek gibi... İmâmı inkâr eden
kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.” hükmünü
zikreder.” (Yusuf Kerimoğlu: Kelimeler kavramlar: c:1 sh: 87
Hz. Peygamberimiz @ buyuruyorlar;
“...Her kim boynunda bîat (beyat) olmadığı halde ölürse, cahiliye
ölümü ile ölmüş olur.”
Ehli
Beyt mektebi, Oniki İmâm
yoluna göre ise, İmâmet makâmı; Kur’ân âyetlerinin işâretiyle, risâlet
ağacının solmaz gülü olan Hz. Muhammed’in ilâhî emirler çerçevesindeki beyân,
tavsiye ve tayîni ile ilâhî bir makâm olarak tanıtılmış ve bu makâma lâyık
olanların kimler olduğu açıklanmıştır.
Bu makâmın vârisleri olan Ehli Beyt İmâmları (Allâh’ın selamı üzerlerine olsun), vahiy
hâriç olmak üzere; takvâda, cesârette, güzel ahlakta, ilimde, celâl ve cemâlde,
temizlik ve zerâfette, şirk-tuğyân-zulüm ve her türlü günahlardan berî ve uzak
olmakla masûmlukta, âdetâ Resûl-ü Ekrem’in (Salât ve selâm O’na ve Âli’ne olsun)
birer aynasıdırlar. Ve bu zâtlar, inancımıza göre ONİKİ İMÂM’lar olarak
bilinen kişilerdir.
Bu konudaki inanç ve itikâdımızın temelleri
olarak kabul ettiğimiz bâzı âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler
şunlardır:
Ehli Beyt
yoluna göre İmâmete inanç ile ilgili temel
deliller;
Âyet-i
Kerîmelerden bâzıları;
Mâide sûresi (5): 67.ayetindeki: “Ey Elçi!
Rabbinden sana indirileni teblîğ et, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini
yapmamış olursun. Allâh seni insanlardan korur...” buyruğunda
insanlara duyurulması istenen mesaj, İmâm Ali’nin İmâmet ve Velâyeti olup, bu
âyet Ğadîr-i Hum’da nâzil olmuş görevi gereği peygamberimiz, İmâm Ali’nin
Velâyetini bütün ashâbına (r.a.) îlân etmiş ve “...Ben kimin velîsi
isem, Ali’de onun velîsidir. Ey Allâh'ım Ali’yi velî edineni sen
de velî edin! O’na düşman olana, sen de düşman ol! O’na yardım edene sen de
yardımcı ol! O’nu aşağılamaya çalışanı da zelîl et!..” buyurarak Velâyet ve
İmâmet tezkeresini o mübârek kelamları ile mühürlemişlerdir.
Nisâ sûresi (4): 59. ayetindeki: “Ey îmân
edenler! Allâh’a itaat edin, Resûle ve sizden olan Ulu’l Emr'e de itaat
edin!..” buyruğunda yer alan “Ulul Emr” in kimler olduğu Ehli Beyt
kanalıyla gelen rivâyetlerde ve bir çok Ehli Sünnet âlimlerinin beyânıyla da
açıklanmıştır ki; onlar; altın soy olan Ehli Beyt
İmâmlarıdır ve Oniki muhterem zâttırlar.
Mâide sûresi (5): 55. ayetindeki: “Sizin
velîniz ancak Allâh, O’nun elçisi ve namazlarını kılan ve rüku halinde
zekâtını (sadakasını) veren müminlerdir.” buyruğunda peygamberimizden sonra
müminlerin velîsi olduğu belirtilen ve bâzı özellikleri bildirilen zât, bir çok
Alevî (şîi) ve Sünnî rivâyetlerde ifâde edildiği üzere İmâm Ali
(a)’dir.
Ahzâb sûresi (33): 33. âyetindeki: “...Ey
Ehli Beyt! Muhakkak ki Allâh sizden her türlü kiri, günâhı
(ricsi) uzak tutup, sizleri tertemiz kılmayı murâd ediyor.” buyruğunda,
günah ve her türlü maddî ve manevî pislikten mutahhar olmalarını,
Allâh’ın kendi üzerine aldığı, Ehli Beyt’in fertlerinin kimler olduğu sahîh ve güvenilir
yollarla günümüze kadar ulaştırılmış ve bu zâtların; “Hamse-i Âl-i
Âbâ” tabîr edilen; Hz. Muhammed (s.a.a.), Hz. Fâtıma (a), Hz. İmâm Ali
(a), Hz. İmâm Hasan (a) ve Hz. İmâm Hüseyin (a) efendilerimiz olduğu
açıklanmıştır.
Şûrâ sûresi (42): 23. âyetindeki:
“... (Ey Resûlüm) De ki; yapmış olduğum tebliğe karşılık, sizden,
yakınlarımı sevmenizden başka bir ücret istemiyorum...” buyruğunda,
sevilmeleri Allâh tarafından emredilen, farz kılınan “yakınların”
kimler oldukları sağlam rivayetlerle ortaya konulmuş, bu zâtların da Ehli Beyt’in fertleri olduğu sübût bulmuştur.
Mâide (5): 3; İkmâlüddîn âyeti, Âl-i İmrân
(3): 61; Mübâhale âyeti ve daha nice âyet-i kerîmeler...
Sünnet’e, hadîs-i şerîflere
gelince;
Hazreti Ali’nin, Resûlullâh’tan sonra, bütün
müminlerin velîsi olduğunu beyân eden ĞADÎR-İ HUM hadîsi, Hazreti Ali’nin,
Resûlullâh’ın yanındaki konumunun, Hazreti Hârun (a.s.)’un Hz. Mûsâ (a.s.)’nın
yanındaki konumu gibi olduğunu bildiren “MENZİLET” hadisi, ilk
inen âyetlerden olan Şuarâ (26): 214. âyeti; “ (önce) en yakın
akrabânı uyar. ” nâzil olduğunda teblîğ amaçlı yapılan yakın akrabâ
toplantısında, Hz. Ali’nin vasî, vezîr ve halîfe olarak tanıtıldığı
“YEVMÜ’D-DÂR” hadîsi, Ehli
Beyt’i Nûh (a.s.)’un
gemisine teşbîh ederek, binenlerin kurtulacağı müjdesini veren, ayrılanların ise
helâk olacaklarını inzâr eden “SEFÎNE-İ NÛH” hadîsi, “Benden
sonra Oniki halîfe an" (İmâm-emir) gelecektir, hepsi de kureyştendir...”
buyrularak, Oniki İmâm’ların geleceğini bildiren “ONİKİ
HALİFE” hadîsi, vedâ
haccında ve muhtelif zamanlarda
ümmete emânet olarak bırakıldığı bildirilen, iki emânetten bahseden
“KUR’ÂN VE EHLİ BEYT EMÂNETİ” (SEKALEYN-HALÎFETEYN) hadîsi, İmâm
Mehdî (a.f.) ile ilgili onlarca hadîs ve daha nice hadîs-i şerîfler...
Hazreti Peygamber @ buyurdular; “Ey
İnsanlar! Aranızda iki ağır (önemli) emânet bırakıyorum. Birisi, Allâh’ın
gökten yere uzanan bir ipi olan Kur’ân, diğeri ise itret’im, Ehli Beyt’imdir. Bunlar, kıyâmette Kevser havuzunun başında bana
ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Bu ikisine sarılırsanız aslâ
dalâlete düşmezsiniz.”
Canlar cânı (s.a.a.) buyurdular; “Oniki
halîfe olduğu müddetçe İslâm azîz olacaktır. Onların hepsi de Kureyş’tendir.”
Oniki halîfenin kimler olduğunu beyân eden ve Ehli
Sünnet âlimlerinden bâzı kimselerin nakletmiş oldukları aşağıdaki rivâyette
oldukça dikkat çekicidir.
Hz. Resûlullah @ efendimiz şöyle buyurdular;
“Ben peygamberlerin efendisiyim. Ebû Tâlibin oğlu Ali’de vasîlerin
efendisidir. Benden sonra Oniki vasîm vardır. İlki, Ali b. Ebî Tâlib, sonuncusu
ise Mehdî’dir.”
Yine Nebîler başbuğundan @ nakledildiğine göre şöyle
buyurdular; “Mîrac gecesi göğe yükseldiğimde yüce Rabb’im bana
şöyle buyurdu: “Peygamber, Rabb’inden kendisine nâzil olanlara îman etti...”
[Bakara (2): 285] dedim ki: “müminler de”, buyurdu ki;
“doğru söyledin ey Muhammed! Ben yeryüzü ehline şöyle bir nazar kıldım ve
içlerinden seni seçtim. Sonra, kendi isimlerimden birinden senin için bir isim
seçtim. Benim zikrolunduğum her yerde sen de benimle zikrolundun. Ben Mahmûd’um,
sen de Muhammed’sin. Sonra bir nazar daha kıldım, diğerlerinin içinden de (velî)
olarak Ali’yi seçtim. O’nu da kendi adlarımdan birisi ile adlandırdım. Ey
Muhammed! Seni, Ali’yi, Fâtıma’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i ve Hüseyin’in soyundan
olan İmâmları kendi nûrumdan yarattım, sizlerin velâyetinizi göklerin ve yerin
ehline sundum...
Ey Muhammed! Eğer kullarımdan bir kul nefesi
kesilinceye kadar ve derisi kemiğe yapışıncaya kadar bana ibâdet etse dâhi eğer
sizin velâyetinize karşı çıkarsa onu affetmem. Ey Muhammed! Onları görmek ister
misin?” Dedim ki; “Evet ey Rabb’im.” Bana buyurdu ki; “Arşın sağ
tarafına bak.” bakınca; Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin, Ali b. Hüseyin,
Muhammed b. Ali, Cafer b. Muhammed, Mûsâ b. Cafer, Ali b. Mûsâ, Muhammed b. Ali,
Ali b. Muhammed, Hasan b. Ali ve Muhammed Mehdî b. Hasan’ı gördüm. O (Mehdî)
onların içinde inci misâli parlayan bir yıldız gibiydi. Buyurdu ki; “Ey
Muhammed! Onlar, benim kullarıma hüccetimdir. Onlar, senin vasilerindir...”
Gönüller Sultânı @ buyurdular; “Dünya,
ömründen bir gün bile kalmış olsa, Allâh, Ehli Beyt’imden ismi ismime uygun Arap birini zulüm ile dolmuş
olan dünyâyı adâletle doldurması için göndermedikçe yok olmayacaktır.”
“Mehdî, Fâtıma’nın evlatlarından olan soyumdandır.”
“Aleviyim”
demekle, Alevî olunmaz.
Alevî, Ali gibi yaşamakla olunur.